Cu04202018

YANINDA KENDİMİ SEVDİĞİM İNSAN :

Kullanıcı Oyu:  / 0
En KötüEn İyi 

Babam Alzheimer. Ankara'da o çok sevdiği tripleks kooperatif villasından kopartıp onu İstanbul'a yanıma getirdim, artık benimle yaşıyor.

Ukrayna Kırım'dan Lütfiye babama krallar gibi bakıyor. Ama ne bakım, babam hayatının en şaşalı günlerini yaşıyor sanki;
annem sakın duymasın! Basit bir tıp merkezinde çalışıyorum, çalışma saatlerim yoğun değil, özellikle tercih ettim; işten çıkıp soluğu evde alıyor,
"hadi Lütfiye babayı hazırla, çıkıyoruz" diyorum. Caddebostan kıyıları, adalar, lezzetler falan...Julia ve Aleks'e az zaman ayırabildiğim
günler. Julia bana hep destek.

Babam adım adım düşmekte, fizik ve mental. Ben de yoruluyorum. Salt özel hayatım değil azalan, Goethe'den
dizeler okuyan, ülkenin gidişine acıyla bakan, öfkesini de oldukça güçlü haykıran o insanın günbegün yitimini yaşıyor olmanın
getirdiği moral bir yorgunluk. Kendimi diri tutmaya çalışıyorum.

Evde gündüz yok, akşam varım. Dışarıya düzenli çıkarılıyor olsa da babam, kendi evinde olmadığını hissediyor. Bakıma muhtaç olmanın,
dolu bir insanda yarattığı o hüznü "teşekkür ederim, yavrum" sözlerinde, gözlerinde görüyorum. Bu bir ölme korkusu değildi. Bilincinin daha açık olduğu zamanlarda ölüme yakın olduğunu bildiğini görüyordum. Ölümden korkuyor
muydu? Sanmıyorum!.. Tanrı'ya inanırdı, laik bir duruşu vardı. Temel referansı bilimdi, bilim adamıydı. Ölümü endişeyle
değil, doğanın gereği, us'la dolu bir gönül doygunluğuyla kabullenmişti. Benim ateist duruşumu "bu kadar kendinden emin olabilmeni,
Tanrı ve öte dünya konusunda kendini bu kadar rahat ve huzurlu hissetmeni takdirle karşılıyorum oğlum" demişti. "Baba, takma
kafanı, hepimizi kurt, böcük yiyecek nasıl olsa; hiç olmazsa öldükten sonra da bi' hayrımız olsun!" dediydim. O'na yaşamın ölümle
bitmediğini, ölümün evet yaşamın sonu olduğunu, lakin, bir şekilde ölenin yaşayanların anılarında ve düşüncelerinde var olmaya, hatta daha
arınarak ve daha zenginleşerek -çünkü yaşayanın duygu ve düşünsel dünyası hep bir devinim ve dönüşüm içinde ölmüş olanın hatıralarına, kişiliğine, yaptıklarına yeni yorumlarla
dokunmaya devam ediyor-  devam edebileceğini anlatmıştım. Yani ölümde insanın büyük resmi tamamlanıyor ama o portre de yeni fırça darbeleri ile yaşam iz sürüyor.
                                                                   ***
Teyzem, acaba bir bakımevi daha iyi olabilir mi İlker, daha sosyal bir yaşam diyerek bende bir soru açtı.

O yaz Altınova'da ki yazlığa götürdüm ikisini; babam zaten ne zaman gideceğiz diye gün sayıyor. Her yıl 6-7 ayını geçirdiği
yer. Eskisi gibi olmasa da denize giriyor, illa ki yürüyüş yapıyor. Bir gün Lütfiye aradı: "Dede hala kahvaltı masasında,
üç saat oldu, elinde çatal bıçak; çok durgunlaştı" dedi.

O gün babamı dramatik ‘düşüşü’ olmuştu. Bakımevi araştırdım. Acaba evden daha iyi olabilir miydi? Altınova'ya gidip alacağım ikisini.
                                                               ***
Alemdağ'da doğa içinde şık bir bakımevi. Sahibi hanımefendi oldukça etkileyici. Odaları, oradaki yaşamı, sağlık bakımlarını anlattı, beni gezdirdi,
konuklarla tanıştırdı. Operadan, sanat dünyasından önemli şahsiyetler kalıyor. Bir ak saçlı teyze beni görünce çıldırdı,
buraya mı geliyor diye. Bakımevinin sahibesi "Erkeklere pek düşkündür, hiç kaçırmaz" dedi. E, tabii beni görünce kadıncağız!
                                                              ***
Bu kadar lafı niye anlattım?
Bahçeye bakan salona indik. Kimi görsem? Süleyman Seba...Şık, spor giysisi içinde fuları, ceketinde mendili, kaytan bıyıkları,
düzgün saçları; tam bir İstanbul beyefendisi...Ben de tatlı bir heyecan. Süleyman Bey de mi burada kalıyor diyecektim ki, o
güzel adam'ın spor yazarı Necmi Tanyolaç'ı ziyarete gelmiş olduğunu öğrendim. Hararetle "Merhaba, beyefendi" dedim, titreyen ellerini avuçladım.
Aynı sıcaklıkla ellerimi sıktı. "Ben, Beşiktaş'lıyım, ama sizin zamanınızın" dedim. "O zamanı ben de çok arıyorum" dedi.  "Beraber çay içer miyiz, çok mutlu olurum" diye sordum, "Memnuniyetle" dedi. O sırada bahçede yürüyüş yaptırıyordu
iki torunu Necmi Bey’e. "Necmi bey sizi tanıyabiliyor mu" diye sordum. "Efendim, ben kendisini iyi tanıyorum, bu yeterli" diye yanıtladı, gülümseyerek.
"Ya siz?" diye sorarak baktı kibarca. Babam için arayış içindeyim dedim.
Ama o an zaten kesin kararımı vermiştim.
Babam benimle yaşayacaktı!...

Babam'dan bahsettim kendisine. Dr. Ali Rıza Töral, Eskişehir'li, tatar. 1900'lerin başında dedem daha bir çocukken, aile Silistre'den Eskişehir'e
göç etmiş. Ailenin üniversiteye giden ilk çocuğu babam, ailede yeri ayrıcalıklı.  Dedemin babası, babamın dedesi, Ankara Veteriner Fakültesi'ne kaydını yaptırıp
Eskişehir'e döndüğünde babamı karşısına almış, büyük bir saygıyla ayağa kalkmış, yeleğinin cebinden o zaman için değerli bir para
çıkarmış ve torununun elini öpmek istemiş!...
Seba, bu öyküyü dinlediğinde çok duygulanmıştı.
O'nun İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini futbol uğruna devam edemediğini ölümüyle öğrendim.

Babam sporcuydu. Yetmişli yaşlarında Ankara, Mithatpaşa Caddesi Bilgin Body Merkezi'ne takılmaya başlamıştı. Orada ihtiyarlar
grubu vardı, eski operacılar falan...Ben düzenli çalışıyordum Bilgin'de, KBB Merkezime iki adım mesafedeydi. Bizim şen delikanlılar, güle oynaya
ağırlık çalışırlar, çıkıp Göksu Restoran'a iki tek atmaya giderlerdi.
İyi yüzerdi, açılıp giderdi. Porsuk'ta öğrenmiş yüzmeyi.

Ata binerdi, atletizm falan. Boks yapmış Esişehir'deyken. Kulak zarını patlatmışlar, bırakmış! Futbol oynamış Eskişehir Demirspor'da
Basri'yle yan yana (Basri Dirimlili, Fenerbahçenin unutulmaz kaptanı ve antrenörü.) Fener'e transfer olduğunda, futbol ayakkabılarını Basri'ye
vermiş babam. Dedem ayakkabı ustası, dedemin ayakkabıları aranırmış. Futbol ayakkabıları da yapıyor, bir çift de o hediye etmiş Basri'ye.
"Bakın, şimdi kıskandım işte", "Basri'nin öyle oturaklı, sert şutları vardı ki; acaba o ayakkabıları ben giyseydim ne yapardım?",
"Ayakkabı sahibi olmak ayrıcalıktı o zamanlar" dediydi Seba.

Sohbet çok uzun sürmedi. Ama geçen zaman zengindi.
Ayrılırken "Siz büyük bir Baba'sınız", "bir Mit'siniz" - yıllarca MİT'te çalıştığını biliyorum- dedim.
"Aman yerin kulağı var" dedi.
Gülüştük.
                                                                   ***

Sevdiğimiz insanlara baktığımızda, "Bu insanı, bunun için sevmişim" diyebiliyoruz. Bu saptamalarımızda bir rasyonalleştirme, yani aklı
kullanma olabilir. Ama yeterli değil. Şu insanı severim gibi tespitlerle karar vermek zor. İnsanlarla karşılaştığımızda onların sadece görünür
yüzüyle ilişki kurmuyoruz, onların farkında olmadığı veya göstermek istemediği görünmeyen özelliklerini de keşfedebiliyoruz.
Belki de bu keşif, beni o insanı sevmeye götürüyor. O insanın yanında olduğum zaman kendimi sevdiğimi hissederim, kendimi değerli görürüm.
Beni yönetme, bana kendini kabul ettirme, benden yararlanma isteği içinde değildir karşımdaki. Benimle birlikte kendini keşfedecek,
benimle birlikte değişip dönüşecek, benimle paylaşabilecek bir insan. Varlığımı onaylayan insan. Varlığın onaylanması sevgiye ihtiyaç duyuyor.

Yanında kendimi sevdiğim insan! Böyle insanların sayısı çok az. Çünkü insanlar kendi varlığını karşındakine dayatıyor. "Beni seviyor musun"
diye soruyor misal!  A, ne demek güzelim, seni sevmeyip de kimi seveceğim! Seni sevmeyen ölsün!...
                                                                    ***
Süleyman Seba'nın yanında kendimi bir dostun yanındayım gibi hissetmiştim.
Dost, onun yanında kendin olabildiğin insandır. Yapay, basit, yapış yapış değildir dostluk ilişkisi.
Dost, ne güzel bir kelimedir. Ne güzel tınlar kulakta Dost!
Kelimenin kökeni Farsça, eski Pers dillerine kadar uzanıyormuş ('dust', u'nun üzeri şapkalı.)
'Dü' iki, 'est' ise dır anlamındaymış. 'İkidir' anlamında. Yani, dostlukta iki kişi olacak, farklı iki kişi, farklılıklarımızla bir aradayız.
"Kankam benim", feodal tipli dostluk!...
Ya da  "Ruh ikizimi arıyorum” diyor kızımız; “Ay, canısı, ruhumun diğer yarısı, gel beni tamamla" diyor kırıtarak! Olur anam!
Ulan yarım elma mısın be, hıyar!

Dostluk yalnız olmama izin vermeli. Yalnızlığıma müdahale etmeyen dostluk!
Dostlukta mesafe olmalı. Onaylanan bir mesafe, "yıldızların dostluğu" gibi...
Dostluk tek, biricik olmamı onaylamalı.
Farklı şeyleri paylaşabilecek, farklı dostlarım olmalı!
                                                                  ***
Not: "Bu yazıda Sevgili Hocam Ahmet İnam'dan ufak 'çalmalar’ım' olmuştur. Engin hoşgörüsüne sığınıyorum, hıyarlığıma versin!"

Sevgiler
Dr. İlker TÖRAL