Pz10222017

Evlilik Stresi Artırıyor

Kullanıcı Oyu:  / 0
En KötüEn İyi 

Stres, diğer deyimiyle gerginlik...Konumuz olan stresse, süreğen gerginlik. Stresi anlayabilmek için, gerginlik kavramını irdelemek gerekir. Neden gerildiğimizi, neyin bizi gerdiğini anlamak gerekir. Gerginlik, bir dikkat durumudur. Olumsuz, bizi rahatsız edecek bir olaya karşı savunma geliştirmemiz, alarm haline geçmemizdir. Psikolojik olarak yorumlarsak; bir endişe durumudur. Stresten bahsederken, aslında “sürekli gerginlikten” bahsediyoruz.

 

 Sürekli gerginlikten bahsederken de “sürekli endişe”den bahsediyoruz. Endişe; organizmayı tetikte tutan, en olumsuza karşı ego’yu koruyan, içsel bir savunma mekanizmasıdır. Endişenin karşı cins ilişkilerini kapsayan boyutu, yetişkinler için en önemli alandır. Korkularımızın, kaygılarımızın en yoğun olduğu yerdir. Çünkü paylaşımımızın, beklentimizin en fazla olduğu, dolayısıyla en kırılgan, en hassas olduğumuz yerlerdir. Bu sebepten, endişenin en yoğun beslendiği ilişkilerdir, karşı cins ilişkilerimiz. Orada kendimizi nasıl hissediyorsak hayatımızın genelinde de hemen hemen aynı duyguyu hissediyoruzdur. Mutlu olmak için evleniyoruz. Değer görmek, yalnızlığımızı paylaşmak, anlamsız hayatımızı daha yaşanılır kılmak için giriyoruz. Ve cinsellik… Bu niyetlerle fl ört etsek ya da evlensek de, ilişkilerimiz böyle yürümüyor. Evliliklerimiz; sorun üreten, içinden çıkamadığımız bataklıklara dönüşüyor. “Bataklık ilişkisi” olarak yorumlanacak bu ilişkileri, mutlu olmasak da, korkularımız, endişelerimiz yüzünden devam ettiriyoruz. Bu hal önemli bir stres kaynağı... Evliliklerimizi, mutluluk beklentisi, umuduyla meydana getiriyoruz, ancak mutlu olduğumuz için değil de mecburiyetlerle devam ettiriyoruz ve süreğen bir gerginlik kaçınılmaz oluyor. Mutluluğun olmadığı yerde bitmesi gereken bir ilişki – Çünkü bu niyetle, bu düşünceyle içine giriyoruz-, mutsuzluk kaynağına dönüşüyor içinden çıkamadığımız için. Yürütmeye çalışıyoruz, yürümüyor. Sorunları görmezden geliyoruz, bunu bir zaman yapsak da uzun süre gitmiyor. Bastırdığımız sorunlar, duygular başka yerlerden patlıyor. Bu durum sorunları daha da artırıyor, kendimizi daha kötü hissettiriyor. İçimizde sürekli cevapsız sorular, korkular, endişeler, değersizlik duyguları, kızgınlıklar, nefretler, suçluluk duygularıyla yaşayıp gidiyoruz. Ne olduğunu bilmediğimiz bir zamana erteliyoruz tüm sorunlarımızı. “Zaman” denilen o kara boşluğun içine bırakıyoruz hayatımızı. Sorunları çözmek niyetiyle adım atmadığımız için –daha doğru bir deyişle “adım değiştirmediğimiz” için, zaman, sorunları derinleştiriyor, kronikleştiriyor. Ayrılamadığımız ilişkiler, sorun yumağı halinde, kurtarılabilecek bir ilişkiyi tamamen tüketiyor, enerjimizi, hayatımızı alıp götürüyor. Evlilikleri, ilişkileri, stres yaratan faktör haline getiren en önemli davranışımız; ilişkide açık olmamak”tır… Açık olmak; beklentilerimizi, rahatsızlıklarımızı, duygu ve düşüncelerimizi açıkça ifade etmektir. Açık olduğumuzda; karşımızdaki bizi tanır, ne hissettiğimizi, ne düşündüğümüzü, neyi beklediğimizi bilir, neyden rahatsız olduğumuzu anlar. Davranışlarını buna göre biçimlendirir. Belirsizlik ortamında duygusal bir yıpranmaya maruz kalmaz. Bizi, tartışmalardan, kavgalardan daha fazla yıpratır, karşımızdakinin kendini kapaması, ne düşündüğünü, ne hissettiğini açıklamaması. Bu durumda, zihnimizden en olumsuz düşünceler geçer, bunlara dair yoğun kaygı, korku, öfke gelişir içimizde. Bu duygu ve düşüncelerden daha can sıkıcı olan, bu duygu ve düşüncelerimizin “gerçek” olup olmadığını bilmemektir. Belirsizlik, en kötüye karşı savunma geliştirmemize neden olur. En kötüye savunma geliştirmek, en kötü duygu ve düşüncelerin zihinde sıralanmasıdır. Bu da, gerginlik, başka bir deyimle strestir.En kötü duruma bile kendimizi hazırlarız. Ancak ne olduğunu bilmediğimiz, belirsiz bir durumda duygu dünyamız felç olur, en kötüyle en iyi arasında duygularımız gider, gelir. Yanlış anlaşılmaktan, yargılanmaktan, suçlanmaktan, eleştirilmekten, karşımızdakini kırmaktan, karşımızdakinin bizi kırmasından korkmak; “açık olamamamıza” neden olur. Tüm bunların en altında yatansa; karşımızdakini “kaybetme korkusu”dur. Kaybetme korkusu üzerine yapılan tüm
araştırmalar göstermiştir ki, bu korkunun temeli; küçük yaşta yaşadığımız “bağlanma sorunları”dır. Travmatik anne ayrılışları –küçük kardeşin doğumu, yeterli sevgi alamama, sütten ayırma, uzun süreli ayrılıklar, annenin hastalanması, annenin vefatı, boşanma vs- çocuklar için baş edilmesi son derece zor süreçler yaratır. Burada yaşadığımız travmalar neticesinde, bilinçaltına hapsedilmiş bağlanma korkuları yaşıyoruz. Bu dönemde edindiğimiz, bağlanma korkusuna karşı geliştirilmiş savunma mekanizmalarımızı hayatımız boyunca kullanıyoruz. Bağlanmaya şiddetle ihtiyaç duyarken, diğer taraftan aynı şiddette hatta daha fazla bağlanmaktan korkuyoruz. İhtiyaçlarımız ve korkularımız arasında bocalarken, karşımızdakine kendini değersiz, yetersiz, önemsiz hissettiriyoruz. Bu duygular karşımızdakini sarsıyor, bize güvenini kırıyor, tepkiselleştiriyor. Bu durum var olan çatışmayı daha da derinleştiriyor. Bağlanma sorununu derin şekilde yaşadığımız için, ilişkilerimize “bağımlı” oluyoruz. Yaşayabilmek, nefes alabilmek için ilişkilerimize muhtaç oluyoruz. Küçük yaşlarda anne-babamıza bağımlıyken, yaşımız ilerledikçe bu zayıfl ığımızı sonraki ilişkilerimize aktarıyoruz; arkadaşlarımıza, en çok da karşı cins ilişkilerimize… İçimizdeki bu temel korku ve kaygılarımız anlaşılmadan, bu zayıfl ıkları kapatacak özgüven sağlanmadan yaptığımız her evlilik, kurduğumuz her karşı cins ilişkisi, bize mutluluktan daha fazla sorun getirir. Ancak kendimizi de ancak bir ilişki yaşarken tanıyoruz. Zayıfl ıklarımızı orada görüyoruz, ilişkileri yaşarken olgunlaşıyor, büyüyor, yetişkin kişiliğe kavuşuyoruz. Yetişkin kişiliğe sahip, yaşamak için karşısındakine ihtiyaç duymayan, değer görmediğinde, kendini mutsuz hissettiğinde bunları açıkça konuşabilen, sorunları çözülmüyorsa ayrılabilecek kadar güçlü, acı çekmekten korkmayan kişilerin ilişkileri mutlu oluyor. Çünkü onlar, ilişkilerini sadece ilişki
kurmak için yaşıyorlar. Psikolojik ihtiyaçlarını, kişisel eksikliklerini kapatmak için ilişkilerine yaslanmıyorlar, bu ihtiyaçları için mutsuz oldukları bir ilişkiyi sürdürmüyorlar. Hayatı, ne kendilerine ne karşısındaki zehir etmiyorlar. Yetişkin bir birey için, karşı cins ilişkisi mutluluk kaynağıdır. Bedeni büyüse de kişiliği büyümemiş yetişkinler için karşı cins ilişkisi; mutlu olacağı bir yaşamı hayal etmek için sebeptir, ama gerçekliğiyle duvara çarptığı an, istese de içinden çıkamadığı bir stres kaynağıdır. Toplumumuzun kişilik yaşı ortalamasının 6-7 yaş aralığında olduğunu hatırlarsak,
evliliklerimiz bizi ne kadar mutlu ediyor? Bunu görmek mümkün olur…